Ulusal Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi tamamlandı

Ulusal Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi tamamlandı.

Ulusal Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi tamamlandı.

Ulusal Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi 11-15 Nisan 2012 tarihleri arasında Antalya Belek Cornelia Diamond Otel’de yapıldı. Kongre kapsamında düzenlenen basın toplantısına Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Derneği’nden Prof. Dr. Sadi Gündoğdu, Prof. Dr. Nuri Çakır, Prof. Dr. Bülent Okan Yıldız, Prof. Dr. Sait Gönen, Prof. Dr. Mustafa Kemal Balcı ve Doç. Dr. Serdar Güler katıldılar.

Toplantıda, Tiroid Hastalıkları ve Endokrin hastalarının sorunları hakkında bilgi veren Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Derneği Başkanı Prof. Dr. Sadi Gündoğdu, tiroidin 20 gramlık bir organ olmasına rağmen vücudun her noktasını etkilediğini belirtti. Gündoğdu, “Tiroidin az çalışması veya fazla çalışması tüm metabolizmayı etkilemektedir. Özellikle çalışan kadınlarda çok ciddi performans olumsuzluğuna neden olmaktadır. Örneğin toplumumuzda son zamanda yapılan çalışmalara göre çok artış gösteren ve hücre düzeyinde bir iltihabi reaksiyon durumu olan haşimato hastalığı ciddi performans kayıpları, unutkanlık ve kilo artışına neden olmaktadır” dedi.

PLAN YAPIYOR ANCAK HAYATA GEÇİRMİYORSANIZ…

Tiroid hormonu normal çalışmayan kadınların bu nedenle depresif veya sık sinir patlamaları yasayabildiklerini söyleyen Gündoğdu, bu kişilerin plan yapmalarına rağmen planlarını hayata geçiremediklerine dikkat çekti.

Prof. Dr. Sadi Gündoğdu; yorgunluk, cilt kuruması, saç dökülmesi, kas güçsüzlüğü veya kas ağrılarından şikayetçi olan bireylerin bu belirtilerden herhangi birini yaşadığı ilk süreçte mutlaka hormon veya TSH tetkikleri yaptırması gerektiğini belirtti.

FAST FOOD’DAKİ İYOT ORANI PERFORMANSINIZI YAVAŞLATABİLİR

Özellikle genel popülasyonda fark edilmese de iyi bir ultrason cihazından geçen 100 kişinin 60’ında nodüle rastlandığını kaydeden Gündoğdu, “Her nodül, kanser veya tehlike var anlamına gelmez. Yalnızca sinirlilik hali, kalp atışlarında hızlanma, rahat uyuyamama ve yorgunluk, uyku bozukluğu gibi durumlar bundan kaynaklı olabilir. Ancak bunun ameliyatına karar vermeden önce mutlaka birkaç hekim kontrolünden geçmek gerekir” dedi.

GEBELİK SIRASINDA GELİŞEN HORMONAL HASTALIKLAR BEBEK GELİŞİMİNİ ETKİLİYOR

Gebelikte endokrin sorunları üzerine basına bilgi veren Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Derneği Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Nuri Çakır, gebelik sırasında, anne karnındaki dölüt ve eşi (plasenta), annenin dolaşım sistemine bir takım hormonlar salgılayarak, annenin hormonal bezlerinin salgılarında değişikliğe yol açtığını belirtti. Gündoğdu, bu nedenle gebelikte annenin kanından yapılan laboratuvar testlerinde görülen değişikliklerin, bazı hormonal hastalıkları taklit edebildiğini söyledi. Annenin hormonal sisteminde meydana gelen bu değişikliklerin, anne karnındaki dölütün büyüme ve gelişmesini sağlamaya yönelik olduğunu anlatan Gündoğdu,  bazen bu değişikliklerin yoldan çıkması sonucu, gebelik sırasında annede şeker hastalığı ve tansiyon yüksekliği gibi hastalıklara yol açtığını da bildirdi.

Şeker hastalığı ve tiroid hastalıkları dışında, hormonal hastalıkların da gebelikte sıklıkla görüldüğünü kaydeden Gündoğdu, gebelik sırasında gelişen hormonal hastalıkların, gebeliğin gidişini etkileyebildiği gibi, anne karnındaki bebeğinde büyümesini ve gelişmesini de etkileyebildiğini söyledi.

Obezite insanın anormal çevreye normal cevabıdır

Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Derneği Genel Sekreteri Prof. Dr. Bülent Okan Yıldız ise günümüzün en çok konuşulan sorunu obezite ile ilgili açıklamalarda bulundu.

1970’lerden sonra obezitenin tüm dünyada salgın haline geldiğini vurgulayan Prof. Dr. Bülent Okan Yıldız, “2008 yılında 199 ülkede yapılmış bir çalışmanın sonuçlarına göre dünyada 1,5 milyar fazla kilolu, 502 milyon obez erişkin ve 170 milyon kilolu veya obez 18 yaş altı çocuk bulunmaktadır. Türkiye’de bugün her 10 erişkinin 4’ü fazla kilolu, 3’ü obezdir” dedi.

Obezitenin genetik ve çevresel faktörlerin etkileşimi sonucu ortaya çıkan kompleks bir hastalık olduğuna dikkat çeken Prof. Yıldız; hipertansiyon, tip 2 diyabet, koroner arter hastalığı ve kanser başta olmak üzere birçok hastalığın riskinin artış nedeni olarak obeziteyi gösterdi.

Prof. Dr. Bülent Okan Yıldız, otomobil, televizyon, bilgisayar gibi etkenlerle değişen sosyal yaşam ve çalışma şartları ile birlikte azalmış fiziksel aktivite ve sedanter yaşam tarzı, obezite gelişimini kolaylaştırdığına dikkat çekti.

Kolesterol İlaçlarını Kullanmaya devam mı edelim, yoksa bırakalım mı?

Düzenlenen toplantıda, Hiperlipidemi yani Kolesterol ve Trigliserit Yükseklikleri konusunda bilgi veren Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Derneği Üyesi Prof. Dr. Sait Gönen, kolesterolün yaşam için gerekli olan mum kıvamında yağımsı bir madde olduğunu anlatarak, D vitamini ve yağları sindiren safra asitlerinin kolesterol tarafından üretildiğini ve bu işlemler için de kanda çok az miktarda bulunmasının yeterli olduğunu söyledi.  Gönen, “Eğer kanda fazla miktarda kolesterol varsa bu kan damarlarında birikir ve kan damarlarının sertleşmesine, daralmasına (arteriyoskleroz) yol açar. Arteriyosklerozda damar duvarında biriken tek madde kolesterol değildir; akyuvarlar, kan pıhtısı, kalsiyum gibi maddeler de birikir” dedi.

Son aylarda  görsel ve yazılı medyada kolesterol üzerinde yapılan tartışmaların hastalar ve hekimleri tedirgin ettiğini belirten Prof. Gönen, “Lipid ve metabolizma hastalıkları ve konu ile ilişki kurulan insulin düzeyi, insülin direnci endokrinolojinin uzmanlık alanlarından biri olduğunu vurgulayarak, kamuoyunun doğru bilgi alma hakkına katkı sağlamak amacıyla bazı noktaların bilinmesinin gerekli olduğunu düşünmekteyim” dedi.

Gönen sözlerine şöyle devam etti:

“Kolesterol birçok hormonun ve hücrenin yapı taşıdır. Bu maddenin eksikliği veya fazlalığının insan organizmasında farklı etkileri vardır. Kolesterol sadece besinlerle alınmaz, vücudumuzda önemli bir kısmı üretilir. Serumda ölçülen total kolesterol içerisinde vücuda yararlı ve zararlı etkileri olan gruplar vardır. HDL-K yani halk arasındaki tanımıyla “iyi huylu kolesterol” düzeyinin yüksek olması arzu edilen bir durumdur. Bu kolesterol formu  % 50 protein, % 50 lipid içerir. Kadınlarda 50mg/dl, erkeklerde ise 40mg/dl altına düşmesi metabolik sendromun tanı kriterleri arasında yer alır ve koroner arter hastalığı riskini artırır. Hâlbuki Kolesterolun bir başka formu olan LDL-K yani halk arasındaki tanımıyla “kötü huylu kolesterol”  ise hastadan hastaya da değişiklik göstermekle birlikte belli değerlerin üzerinde olması yine koroner arter hastalığı riskini artırır. LDL-K, total lipoproteinlerin % 50’sini oluşturur. % 80’i lipid, % 20’si proteindir. Lipid içeriğinin % 50’si ise kolesteroldür. Kandaki en fazla kolesterol taşıyan lipoproteindir. Kolesterolün yararlı ve zararlı etkileri kişiden kişiye hem genetik, hem de  metabolik  özellikleriyle  ilişkili olarak farklılık gösterebilir.

Tedavi gerektiren durumlarda ilk uygulama Tıbbi beslenme tedavisi ve fiziksel aktivitenin arttırılması şeklinde tanımlanan yaşam tarzı değişikliği olmalıdır. Ancak bunun yetersiz kaldığı durumlarda bilimsel olarak etkinliği gösterilmiş ilaçlara gereksinim olmaktadır. Son zamanlarda kolesterol ilaçları hakkında yapılan tartışmalar bu ilaçları kullanan birçok hastada kafa karışıklığı yaratmıştır. İlaçları kullanan bazı hastaların ilaçları kesmesi hastalara faydadan çok zarar verecektir. Kolesterol düşürücü ilaç bir kere başladıktan sonra hayat boyu devam edilmesi gereken bir ilaçtır. İlaç kullanan hastaların kesinlikle doktorlarına danışmadan bu ilacı kesmemeleri hayati önem taşımaktadır. Gerek hasta gerekse doktorların güncel olarak klasik düşüncelere karşı çıkan, kanıta dayanmayan ve bir süre sonra geçerliliğini yitirecek görüş, makale ve kitapların etkisinde kalmamaları gerektiği düşüncesindeyim” dedi.

HAREKETSİZ YAŞAM OSTEOPOROZUN DAHA HIZLI GELİŞMESİNE NEDEN OLUYOR

Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Mustafa Kemal Balcı’da yaşlanan nüfusun en önemli sorunlarından birinin osteoporoz olduğunu söyledi. Osteoporozun en önemli sonucunun kemiklerde küçük kırıklar ve büyük kırıkların gelişmesi olduğunu belirten Balcı, omurgada gelişen küçük kırıkların göğüs kafesinde solunum ve kalbin çalışmasını etkileyecek kadar kamburluk gelişimine, belde gelişenlerin ise sinir basıları nedeniyle bel ağrılarına yol açtığına dikkat çekti.

Prof. Dr. Mustafa Kemal Balcı, “Ergenlik dönemi gecikmeleri veya hormonal sorunlar kemikte dayanıklılığın en üst seviyeye ulaşmasını engeller. Hareketsiz bir yaşam, sigara, kahve, kortizon gibi bazı ilaçların kullanımı, tiroit bezi hastalıkları, kadınlarda yumurtalıkların çıkartılması osteoporozun daha hızlı gelişmesine, daha erken yaşta görülmesine neden olur. Bu nedenle riski arttırıcı hastalıkları olanlarda, ilaç kullananlarda özel önlemler alınmalıdır. Günlük olarak düzenli yapılacak, en az bir saatlik tempolu yürüyüşler tüm yaş gruplarında yapılacak aktivitelerdir” dedi

DÜZENLİ TAKİP DİYABETİN YARATTIĞI ORGAN HASARLARINI ÖNLÜYOR

Halk arasında Şeker Hastalığı olarak bilinen Diabetes Mellitus ile ilgili bilgi veren,  Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Doç. Dr. Serdar Güler ise Diyabetin, en bilinen özelliğinin kan şekeri yüksekliği olmasına karşın iyi kontrol edilmediği takdirde tüm vücudu etkileyebilen önemli bir hastalık olduğuna dikkat çekti.

Bu etkilerin hastanın yaşam kalitesini bozabilen (ayak kesilmesine yol açabilen ayak yaraları, körlüğe varabilen göz sorunları, diyaliz gerektirebilen böbrek problemleri gibi) veya yaşam süresini kısaltan veya ölüme yol açabilen (kalp krizi veya felç gibi) sorunları beraberinde getirdiğini belirten Güler,  bu sorunların düzenli takip ile önlenebildiğini vurguladı.

Prof. Güler, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından yapılan çalışmalara göre, 20. yüzyılda dünyada beslenme alışkanlıklarının değişmesi, fiziksel aktivitenin azalması, bulaşıcı hastalıkların kontrolü, ayrıca eğitim ve gelir düzeyindeki yükselmesi gibi etkenler ile beklenen yaşam süresi ve paralelinde bulaşıcı olmayan kronik hastalıkların görülme sıklığında artış meydana geldiğini kaydetti.

KONUŞMA ÖZETLERİ

  • Doç. Dr. Serdar Güler

Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Derneği Yönetim Kurulu Üyesi

DİYABET

Diyabet, en bilinen özelliği kan şekeri yüksekliği olmasına karşın iyi kontrol edilmediği takdirde tüm vücudu etkileyebilen önemli bir hastalıktır. Bu etkiler hastanın yaşam kalitesini bozabilen (ayak kesilmesine yol açabilen ayak yaraları, körlüğe varabilen göz sorunları, diyaliz gerektirebilen böbrek problemleri gibi) veya yaşam süresini kısaltan veya ölüme yol açabilen (kalp krizi veya felç gibi) sorunlar olabilmektedir. Bu sorunların güzel yönü düzenli takip ile önlenebilmeleridir.

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından yapılan çalışmalara göre, 20. yüzyılda dünyada beslenme alışkanlıklarının değişmesi, fizik aktivitenin azalması, bulaşıcı hastalıkların kontrolü, ayrıca eğitim ve gelir düzeyindeki yükselmesi  gibi etkenler ile beklenen yaşam süresi ve paralelinde bulaşıcı olmayan kronik hastalıkların görülme sıklığında artış meydana geldi.

Ülkemizde de diyabet sıklığı son 10 yılda neredeyse 2 kat artmıştır. 20 yaş üzeri nüfusun yaklaşık 7 kişide biri diyabetlidir, ancak bu yüksek rakam aslında buzdağının görünen yüzüdür; çünkü aynı yaş grubunda “prediyabet” dediğimiz diyabet için çok yüksek risk altında olanların oranı %30’dur. Kabaca ülkemizde 20 yaş üzerinde olanların yarısı ya diyabetli ya da prediyabetlidir.

Sosyal ve ekonomik ilerlemelerin ortaya çıkardığı dengesiz beslenme ve hareketsiz yaşam tarzı diyabet artışında önemli rol almaktadır. Bu artış ile birlikte enfeksiyon hastalıklarında sağlanan ciddi önleme ve tedavi gelişmeleri bulaşıcı olmayan kronik hastalıkları önlem alınması gereken en önemli konu haline getirmiştir. 2009 sonlarında başlayan çalışmalar sonucunda büyük bir katılım ile ükemizde diyabete yönelik eylem planı oluşturuldu. Diyabet  Önleme ve Kontrol Programı/Eylem Planı (DİABTÜRK) halen 11 alt yürütme kurulu ile eylem aşamasındadır. Sağlık Bakanlığı son yapılanmasında Halk Sağlığı Kurumuna bağlı ayrı bir daire başkanlığı açarak konuya verdiği önemi bir kez daha göstermiştir.

DIABTÜRK diyabeti her yönü ile ele alan, diyabetlileri diyabeti olmayanlarla aynı yaşam standartlarına yükseltmeyi hedefleyen bir plandır. Diyabetin önlenmesi, önlenemeyenlerde erken tanı konması ve uygun tedavi sağlanması, bu sayede hastalığa bağlı çıkabilecek sorunların önlenmesi, bu sorunlar gelişir ise uygun tedavilerinin yapılması gibi konular planın içerisinden verebileceğimiz bazı örneklerdir. Programın detaylarına www.diyabet.gov.tr ve www.diabturk.gov.tr adreslerinden ulaşılabilir.

Tüm halka yönelik böyle yoğun bir plana dernek olarak en başından beri katkı veriyoruz. Plan derneğimiz üyelerinin ciddi ve yoğun çalışmaları ile oluşturulmuş olup yürütülmesinde de aktif rol alıyoruz.

Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Derneği’nin Diabetes Mellitus Çalışma ve Eğitim Grubu üyeleri konu ile ilgili çok merkezli araştırmalar yürütmektedir. Bu konuda en son yapılan çalışma TURDEP-II olup ülkemiz erişkin nüfusunda diyabet, hipertansiyon, obezite ve çeşitli endokrin hastalıkların sıklığını ortaya koymuştur. Bir diğer çalışma olan ve halen yürütülen DiaVAX çalışmasında ise ülkemizdeki diyabetlilerin grip ve zatürre (pnömoni) hastalıklarına karşı aşılanma oranlarını artırmayı hedeflemekteyiz. Çalışma grubumuz ülke genelinde lokal mezuniyet sonrası eğitim programları düzenlenmektedir. Bu çerçevede il Sağlık Müdürlükleri ile ortak işbirliği çerçevesinde Aile Hekimleri ve İç Hastalıkları uzmanlarına yönelik ‘Diyabette Güncelleme ve Olgu Tartışma Toplantıları’ yapılmaktadır. Çalışma grubumuzun üyeleri ayrıca 2006 yılından bu yana hekimlere yönelik ‘Diabetes Mellitus ve Komplikasyonlarının Tanı, İzlem ve Tedavisi Kılavuzu’nu  hazırlamakta, ayrıca hastalara yönelik eğitim broşürleri serisini çıkarmaktadır. Bu hasta eğitim broşürlerine www.turkendokrin.org sitesinden ulaşılabilir.

Diyabetli bireylerin sadece sağlık problemleri ile değil sosyal sorunları ile de ilgileniyoruz. Yetimhane, yaşlı bakım evleri, ceza ve tutukevleri diyabetlileri de içinde barındıran özellikli alanlardır. Buradaki bireylerin yeterli bakım almaları için de çabalarımızı gösteriyoruz. Diyabetlilerin iş başvurularında veya çalışma ortamlarında karşılaştıkları ayırımcılıktan kaynaklanan sıkıntıları ile ilgileniyoruz. Son zamanlarda sınavlarda diyabetli bireylere yönelik karşımıza çıkan olumsuz yaklaşımlar hakkında da gerek Sağlık Bakanlığı, gerekse Milli Eğitim Bakanlığı ve Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi ile iletişim halindeyiz. Bu örneklerde bahsettiğimiz gibi diyabetli bireylerin sorunları bizim sorunlarımızdır, bunların halledilebilmesi için her platformda diyabetli ve prediyabetli bireyler başta olmak, üzere tüm toplumumuzun yanındayız.

  • PROF. DR. AHMET SADİ GÜNDOĞDU

Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Derneği Başkanı

Çalısma Hayatınız Yoğun Ancak Siz Nedensiz, Çalısmaya Hal Bulamıyorsanız Mutlaka Hormonlarınızı Kontrol Ettirin…..

Tiroid 20 gramlık bir organ olmasına rağmen vücudun her noktasını etkilemektedir.

Tiroidin az çalışması veya fazla çalışması tüm metabolizmayı etkilemektedir. Özellikle çalışan kadınları çok ciddi performans olumsuzluğu görülebilir. Örneğin toplumumuzda son zamanda yapılan çalışmalara göre çok artış gösteren ve hücre düzeyinde bir iltihabi reaksiyon durumu olan haşimato hastalığı ciddi performans kayıpları, unutkanlık ve kilo artısına neden olmaktadır.

PLAN YAPIYOR ANCAK HAYATA GEÇİRMİYORSANIZ…

Örneğin kişi çok yorgun, bitkinse veya cildinde kuruma, saç dökülmesi, kas güçsüzlüğü veya kas ağrıları yasıyorsa ve kapalı bir ortamda gün boyu da çalışıyorsa çevre faktörü bu durumu daha çok etkileyecektir. Bu belirtilerden herhangi birini yaşadığı ilk süreçte mutlaka hormon veya TSH tetkikleri yaptırmalıdır.

Özellikle kadınlar bu nedenle depresif veya sık sinir patlamaları yasayabilirler. Kişi bir şeyleri planlar ve hayata geçiremez. Yine adet olmama, göğüsten sıvı gelmesi, çarpıntı, nefes darlığı, kolesterol yüksekliği aslında bu tiroid hormonu eksikliğinden olabilir. Bu durum öncelikle kadınların psikolojisini olumsuz etkilemekte, adet döneminde daha da hassa hale getirmektedir.

SES KISIKLIĞI METABOLİZMA HIZININ HABERCİSİ OLABİLİR…

Ses kısıklığı bu hormonun eksikliğinden olabilir. Oysa çoğu insan tarafından önemsenmez ve göz ardı edilir. Yine çalışma hayatındaki yoğunluk nedeniyle düzenli beslenme yerine sık sık dışarıdan fast foodla beslenme alışkanlığı aşırı ve dengesiz iyot alımına neden olur ve tiroid tembelliğini olumsuz etkiler, eğer kişide nodul varsa büyümesini tetikleyebilir.

FAST FOOD’DAKİ İYOT ORANI PERFORMANSINIZI YAVASLATABILIR

Özellikle genel popülasyonda fark edilmese de iyi bir ultrason cihazından geçen 100 kişinin 60’ında nodüle rastlanır. Her nodül kanser veya tehlike var anlamına gelmez. Yalnızca sinirlilik hali, kalp atışlarında hızlanma, rahat uyuyamama ve yorgunluk, uyku bozukluğu gibi durumlar bundan kaynaklı olabilir. Ancak bunun ameliyatına karar vermeden önce mutlaka birkaç hekim kontrolünden geçmek gerekir.

HER DEPRESYON STRESTEN KAYNAKLANMAYABILIR…

Tiroidin az çalışması özellikle yüzde ödem, saç ve tırnak dökülmesi ile kendini belli eder. Özellikle gün boyu oturan kişilerde ciddi bir kilo artısı oluyor ve kilo vermekte zorlanıyorlarsa mutlaka tiroid tetkiklerini yaptırmaları gerekir. Özellikle tiroid tembelliğinde kişi kendini depresif hisseder, is yaşamındaki performansı oldukça düşer, çalışmak istemez, çok basit işleri dahi yapamaz hale gelebilir. Kişi aslında fark etmeden depresyona girer ve bu durum yaşam döngüsü yavaşladıkça daha da zorlaşır. Çoğu zaman öncelikle psikiyatriste başvurulması, hastalığın sinsi ilerleyişini de kolaylaştırır.

HER BOĞAZ AĞRISI GRİP DEĞİLDİR…

Bazı durumlarda tiroid hastalığı üst solunum yolu enfeksiyonu gibi boğaz ağrısıyla kendini gösterebilir ve genellikle grip virüsüyle karıştırılabilir. Hasta da ates ve halsizlik olur. Bir takım depresyon ilaçları, çok fazla hazır yemek ve bu vesileyle fazla iyot alımı, kara lahana gibi tiroidi etkileyen bazı yiyeceklerin çok tüketilmesi, kadın hormonlarındaki değişimler ve genetik yatkınlıklar da metabolik hızı yavaşlatabilir.

ÇERNOBİL’LE İLİNTİLİ

Tiroide bağlı rahatsızlıklar, kilo artışları, cilt sorunları son yıllarda ülkemizde çok sıklaşmaktadır. Nedeni belirsiz kas ağrıları, mutsuz uyanma neredeyse toplumun geneline yayılmış durumdadır. Yine fark edilmeyen gözden kaçan nodüller de çok yaygınlaşmaktadır. Yapılan bazı bilimsel araştırmalar bu durumun Çernobil patlaması ile alakalı olduğunu göstermektedir. Bu nedenle özellikle ailesinde bu rahatsızlık veya herhangi bir metabolik rahatsızlık görülen kimseler zaman zaman TSH kontrolü yaptırmalıdır.

  • Prof. Dr. Bülent Okan YILDIZ

Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Derneği Genel Sekreteri

OBEZİTE

Obezite vücuttaki yağ miktarının artışıdır. Tanımlanmasında vücut kitle indeksi (kg cinsinden vücut ağırlığının metre cinsinden boyun karesine bölünmesi ile elde edilen değer) kullanılır ve 18,5-25 arası normal, 25-30 arası fazla kilolu, 30 kg/m2 üzeri obez olarak sınıflandırılır.

1970’lerden sonra obezite tüm dünyada salgın haline gelmiştir. 2008 yılında 199 ülkede yapılmış bir çalışmanın sonuçlarına göre dünyada 1.5 milyar fazla kilolu, 502 milyon obez erişkin ve 170 milyon kilolu veya obez 18 yaş altı çocuk bulunmaktadır. Türkiye’de bugün her 10 erişkinin 4’ü fazla kilolu, 3’ü obezdir.

Obezite genetik ve çevresel faktörlerin etkileşimi sonucu ortaya çıkan kompleks bir hastalıktır. Hipertansiyon, tip 2 diyabet, koroner arter hastalığı ve kanser başta olmak üzere birçok hastalığın riskini artırır. Kilo alımında sosyal, davranışsal, kültürel, psikolojik ve metabolik faktörler rol oynamaktadır.

Obezite bireyin yaşamının bir evresinde enerji alımı ile vücutta dokuların enerji tüketimi arasında enerji alımı lehine bir dengesizlik nedeniyle gelişmektedir. Zayıflamaya yönelik tedavi modellerinde gıda alımının kontrolünün ötesinde yağsız vücut kitlesini ve total enerji tüketimini artırmaya yönelik egzersiz önem kazanmaktadır.

Obezite insanın anormal çevreye normal cevabıdır. Günümüz modern toplumlarında bol miktarda, ulaşılabilir, ucuz, lezzetli ve yoğun enerji içeren besinlerin tüketiminde artış söz konusudur. Yağ, şeker ve tuz oranı yüksek, porsiyonları büyük, heryerde kolaylıkla bulunabilen ve özellikle ayaküstü yenilmesi teşvik edilen gıdalar ile normal iştah düzenleyici mekanizmalar baskılanmaktadır. Dünyada her 50 kişiye bir hızlı gıda tüketim zinciri şubesi bulunmaktadır. Otomobil, televizyon, bilgisayar gibi etkenlerle değişen sosyal yaşam ve çalışma şartları ile birlikte azalmış fiziksel aktivite ve sedanter yaşam tarzı, obezite gelişimini kolaylaştırmaktadır.

Birçok insan için kilo vermek son derece güç, kilo kaybını muhafaza edebilmek ise daha da güçtür. Toplumda bazı bireyler obeziteye karşı daha dirençli görünmektedir. Obezite alanında gelecekteki araştırmaların önemli bir hedefi, hangi çevresel faktörlerle hangi genlerin etkileşiminin obezite gelişiminin kolaylaştırdığını belirlemektir.

Obezitenin önlenmesinde birey, özel sektör ve sivil toplum örgütlerine önemli sorumluluklar düşmektedir. Kilo alımını son derece kolaylaştırıcı bir çevrede yaşadığımız göz önüne alınırsa ülke yönetimlerinin liderliğinde sistemli programların düzenlenmesi, yatırım yapılması ve yapılanların sonuçlarının toplum düzeyinde takip edilmesi obezite ile mücadelenin başarılı olabilmesi için kaçınılmazdır.

  • Prof. Dr. Mustafa Kemal Balcı

Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Derneği Yönetim Kurulu Üyesi

D Vitamini

D vitamininin son yıllarda önemi daha çok anlaşılmaya başlanmıştır. D vitamini özellikle vücut kalsiyum dengesini sağlayan önemli hormonlardandır. D vitamininin kalsiyum dengesi yanında, kas fonksiyonlarını arttırıcı etkisi yıllardır bilinmektedir. Son yıllarda bağışıklık sistemini güçlendirici, diyabet gelişimini ve kanser gelişimini önleyici etkileriyle ilgili yeni veriler elde edilmiştir.

D vitamininin sağlıkta ve hastalıklarda önemli, farklı etkilerine rağmen son yıllarda atmosfer tabakasıyla ilişkili gelişmeler, güneş ışınlarının özellikle cilt kanserleri gelişimi üzerine etkileri nedeniyle güneş ışınlarından koruyucu giyim ve kremler daha fazla kullanılmaya başlamıştır.

Kentsel yaşamda çalışma şartları daha çok kapalı alanlarda çalışma zorunluluğunu getirmekte, buda özellikle kış günlerinde güneş ışınının D vitamini yapımı üzerindeki olumlu etkisini ortadan kaldırmaktadır.  Yaşlıların kapalı alan dışına çıkmasındaki yetersizliklerde bu problemlerin gelişmesinde önemli etkilere sahiptir. D vitamininin yalnız erişkinde değil çocukluk döneminde yeterli alınmasının benzer etkileri açısından büyük önemi vardır.

D vitamininin besinlerde yeterince bulunmaması, bağırsaklardan yeterince emilmemesi, yeterli güneşlenmeme, karaciğer ve böbrek hastalıkları vücut için gerekli olan D vitamininin istendiği şekilde oluşmaması ile sonuçlanır.  Koyu tenli olanlarda güneşe maruz kalma süresinin 3-4 kat daha fazla olması gereklidir. D vitamini katkılı olmayan yiyeceklerle günlük D vitamini ihtiyacının karşılanması mümkün değildir. D vitamini katkılı yiyeceklerin kullanılması zorunludur. Günlük alınması gereken D vitamini 800-1200 IU /gün düzeyinde ve güneşe yeterince maruz kalmama durumunda özellikle D3 vitamini şeklinde olmalıdır. Karaciğer hastalıklarında kullanılacak D vitamini kalsidiol, böbrek hastalıklarında ise kalsitriol olmalıdır. D vitamini alımıyla birlikte yeterli kalsiyumda mutlaka alınmalıdır.

İlk belirtileri kas ve kemik ağrısı olan, daha sonraki dönemde yürüme ve hareket problemlerine yol açan D vitamininin uzun süreli eksiklikleriyle çocuklarda raşitizm, erişkinde osteomalazi ve osteoporoz gelişir.

Osteoporoz

Yaşlanan nüfusun en önemli sorunlarından biri osteoporozdur. Kadınlarda menopoz sonrası görülmesi sadece kadınların hastalığı gibi algılanmasına neden olmuştur. Osteoporozun en önemli sonucu kemiklerde küçük kırıklar ve büyük kırıkların gelişmesidir. Omurgada gelişen küçük kırıklar göğüs kafesinde solunum ve kalbin çalışmasını etkileyecek kadar kamburluk gelişimine, belde gelişenler ise sinir basıları nedeniyle bel ağrılarına yol açar. Bunların yanında hastaların yaklaşık 1/3’ünün ölümüne neden olan kalça kırıkları ise özellikle daha yaşlı hastalarda, yaşlı osteoporozunda daha fazla görülmektedir. El bileği ve diğer vücut kemiklerinde kırıklarda gelişebilir.

Osteoporoz yaşamın uzamasıyla birlikte kaçınılmaz olarak gelişebilecek sorunlardan biridir. Ortalama yaşam beklentisinin 70 yaşlarını geçmiş olması nedeniyle kadın ve erkeklerde yaşlılık osteoporozu gelişmesi muhtemeldir. İleri yaşlarda osteoporoz gelişmesinin önlenebilmesi için çocukluk döneminden itibaren yapılması gerekenler vardır. Çocukluk döneminde sağlıklı beslenmek, yeterli kalsiyum ve D vitamini alınması önemlidir. Ergenlik dönemi gecikmeleri veya hormonal sorunlar kemikte dayanıklılığın en üst seviyeye ulaşmasını engeller. Hareketsiz bir yaşam, sigara, kahve, kortizon gibi bazı ilaçların kullanımı, tiroit bezi hastalıkları, kadınlarda yumurtalıkların çıkartılması osteoporozun daha hızlı gelişmesine, daha erken yaşta görülmesine neden olur. Bu nedenle riski arttırıcı hastalıkları olanlarda, ilaç kullananlarda özel önlemler alınmalıdır. Günlük olarak düzenli yapılacak, en az bir saatlik tempolu yürüyüşler tüm yaş gruplarında yapılacak aktivitelerdir.

Osteoporoz gelişmiş kişilerde yaşamı etkileyen en önemli sorun kırık gelişmesidir. Bu nedenle düşme riskini arttıracak çevresel faktörlerin (Ev ve ev dışı ortamlarda) mutlaka ortadan kaldırılması gereklidir. Düzenli yürüyüşlerle kas gücünün arttırılması, görme sorunlarının yaşlılarda düzeltilmesi yine kırık riskini azaltacak önemli faktörlerdendir.

Osteoporoz gelişmiş kişilerde hekim kontrolünde kullanılabilecek ilaçlar vardır. Bu tedavilerin süresi ve kullanılma şekli uygun şekilde yapılmalıdır.

  • Prof. Dr. Nuri Çakır

Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Derneği Başkan Yardımcısı

GEBELİK VE ENDOKRİNOLOJİK (HORMONAL) SORUNLAR

Gebelik sırasında, anne karnındaki dölüt ve eşi (plasenta) ,annenin dolaşım sistemine bir takım hormonlar salgılayarak, annenin hormonal bezlerinin salgılarında değişikliğe yol açar. Bu nedenle gebelikte annede ve anne kanında laboratuvar testlerinde oluşan bu değişiklikler, bazı hormonal hastalıkları taklit Edebilmektedir. Annenin hormonal sisteminde oluşa gelen bu değişiklikler, anne karnındaki dölütün büyüme ve gelişmesini sağlamaya yöneliktir. Bazen bu değişiklikler yoldan çıkarak, gebelik sırasında görülen annenin şeker hastalığı ve tansiyon yüksekliği gibi hastalıklara yol açabilmektedir.

Şeker hastalığı ve tiroid hastalıkları dışında, hormonal hastalıklar gebelikte sık görülmemektedir. Gebelik sırasında gelişen hormonal hastalıklar, gebeliğin gidişini etkileyebildiği gibi, anne karnındaki bebeğinde büyümesini ve gelişmesini de etkileyebilmektedir. Tedavide kullanılan ilaçların bazıları eş yolu ile dölüte geçip ondada değişiklikler oluşturabilmektedir. Bu nedenle gebelikteki bu hastalıkların erken tanısı ve uygun tedavisi ve izlemi önemlidir. Bazı hastalıkların izlemi, doğum sonrası da devam etmektedir.

Gebelik ve tiroid hastalıkları

Otoimmün tiroid hastalıkları adı verilen, bağışıklık sisteminin, kendi tiroid dokusuna karşı saldırısı ile giden tiroid hastalıkları, kadınlarda, erkeklere oranla 4-5 kat daha fazla görülmektedir. Gebelik sırasında veya doğum sonrasında, bağışıklık sisteminde oluşan değişiklikler bu hastalıkların gidişini etkilemektedir. Gebeliğin başlangıcında çeşitli nedenlerle, tiroid hormon gereksinmesi artmaktadır. Zeminde gizli bir tiroid hormon eksikliği olan gebelerde gizli olan tiroid hormon eksikliği, gebeliğin ortaya çıkması ile açık hala gelmektedir. Gebelikten önce, tiroid hormon eksikliği olan veya ameliyat gibi nedenlerde, tiroid bezi çıkarılmış gebelerde tiroid hormon, gereksinmesi artmakta ve ilaç dozunda artış yapılması gerekmektedir. Gebeliğin ilk üç ayında, tiroid hormon yetmezliği, anne karnındaki dölütün ilk üç ayda tiroid bezi hormon salgılamadığı için, bebeğin gelişmesini, özellikle beyin gelişmesini etkileyebilmektedir. Bu nedenlerle, tiroid hormon eksikliği olan gebelerde, bu erken dönemde, tiroid hormonu ilacı başlanması veya ilaç kullananlarda uygun doz artımı önemlidir. Gebelik sırasında, annenin tiroid hormonu kullanmasının, anne karnındaki, dölüte hiçbir olumsuz etkisi yoktur, aksine dölütün gelişimi açısından kullanılması yararlıdır.

Gebelikte tiroid bezinin fazla çalışmasına ait hastalıklar, tiroid hormon eksikliğine oranla daha seyrek görülmektedir. Gebeliğin, genellikle ilk 4-8.haftasında, bulantı, kusma, kilo kaybı ile ortaya çıkan gebeliğe bağlı, geçici tiroid bezi fazla çalışması olabilmektedir. Bunlar genellikle gebeliğin 14-20.haftasında kendiğinden düzelebilmektedir, genellikle ilaç tedavisi gerekmemektedir.

Tiroid bezinin fazla çalıştığı bir diğer hastalık olan Graves hastalığı’da gebelikte görülebilmektedir. Bu hastalık genellikle, gebeliğin ilk üç ayında ve doğum sonrası atak yapabilmektedir. Bu hastalığın uygun tedavisi, gebeliğin gidişini ve dölütün gelişmesini olumlu etkilemektedir. Tedavi edilmezse annede ve dölütte yan etkiler ortaya çıkabilmektedir. Tedavide, anne karnındaki dölütü olumsuz etkilemeyecek dozda, tiroid hormon yapımını azaltan ilaçlar kullanılabilir. Tedavide kontrol altına alınamayan, yüksek doz ilaç kullanılması gereken olgularda, anne karındaki bebek etkilenmesin diye, gebeliğin ortasında ikinci üç ayda cerrahi tedavi uygulanabilmektedir. Graves hastalığı doğum sonrası alevlenebileceğinden anne ve izleyen hekimin bu açıdan uyanık olması gereklidir. Tiroid hormon yapımını azaltan ilaçlar, uygun dozlarda emzirme döneminde kullanılabilmektedir.

Gebe olguların, bazılarında ilk doktor muayenesi gebelikte yapılabildiği için, gebeler de muayene sırasında tiroid bezinde nodül adı verilen yumrulara da rastlanabilmektedir. Bu olgulara gebelik sırasında tanı amaçlı, ince iğne ile yapılan biyopsi uygulanabilir. Biyopsi sonucuna göre hastanın cerrahi tedavisi planlanıyorsa bu gebelik sonrasına da bırakılabilir. Doğum sonrasında da tiroid rahatsızlığı gelişebilmektedir. Kadınların yaklaşık % 5-10 ‘unda, doğumdan sonraki ilk bir yıl içinde, tiroid bezinde çalışma düzensizlikleri olabilmektedir. Bu olgularda, tiroid bezi önce fazla çalışmakta, daha sonra tembelleşmektedir, bazı olgularda da kalıcı tiroid bezi yetersizliği olabilmektedir.

Gebelik ve şeker hastalığı

Gebelikte sık görülen, bir diğer hormonal hastalık şeker hastalığıdır. Bu da iki şekilde olabilmektedir Birincisi şeker hastası olan bir kadının gebe kalması, ikinciside gestasyonel diyebetes mellitus adı verilen, gebelik sırasında şeker hastalığının ortaya çıkması durumudur. Gebelik sırasında annede, dölüt-eş adı verilen organda oluşan değişiklikler, dölütün şeker gereksinmesi, şeker metabolizmasını da etkilemektedir. Annede değişen hormonların etkisi ile insülin direnci adı verilen, insülin etkisine direnç gelişmekte, annede sürekli bir açlık hali gözlenmektedir. Şeker hastası olan bir olgu, gebe kaldığında şeker yükselmekte, kontrolü güçleşmektedir. Şeker hastası olan bir olgu gebelik düşünüyorsa, idealinde gebelikten, aylar öncesi kan şekerinin ayarlı gitmesi şarttır. Gebelikte kan şekerinin yüksek seyretmesi, annede ve bebekte, gerek anne karnında gerekse doğum sonrası olumsuz bir takım yan etkilere yol açmakta hatta ölümlere neden olabilmektedir. Tüm bu nedenlerle, şeker hastası olgularının gebelik öncesi ve gebelik sırasında kan şekerinin ayarlı gitmesi ve sıkı kontrolu gerekmektedir.

Gebe olgularda şeker hastalığın tedavisinde, hastaya özgü tıbbi beslenme programı, egzersiz, ilaç olarak da insülin tedavisi uygulanmaktadır. Anne karnında dölütün, gebelik haftasına göre iri olması, kan şekerinin yüksek gittiğinin göstergesidir. Şekerli gebe, sık parmak ucundan kan şekeri ölçümü ile şekerini açlık ve tokluk olarak izlemekte, bunları hekimine bildirerek, açlık ve tokluk kan şekerinin gebelik boyunca belli sınırları aşmaması sağlanmaktadır. Kan şekeri yüksek giden gebe olgularda, insülin pompası adı verilen vücuda sürekli insülin veren aygıtta kullanılabilmektedir. Şekerli gebe olgularda doğum sırasında kan şekerininin izlemi önemlidir. Doğum sonrası kan şekeri düzeyleri genellikle düşmektedir. Şeker hastası annenin bebeğinin, doğumdan sonraki ilk saatlerde, şeker düşmesi gibi yan etkiler nedeni ile gözlenmesi ve uygun şekilde tedavisi önemlidir.

Gebelik sırasında görülen ve gebelikte ilk kez tanı konulan şeker hastalığına, gestasyonel diyabetes mellitus adı verilmektedir. Bu hastalık çeşitli toplumlarda  % 1-14 oranında görülmektedir. Düşük riske sahip olmayan tüm gebelerin, gestasyonel diyabetes mellitus açısından taranması önerilmektedir. Bu hastalık için, düşük risk olarak, gebe yaşının 25 yaş altı olması, vücut kitle indeksinin 25’in altında olması, gebe de daha önce gestasyonel diyabetes mellitus olmaması, iri bebek doğurmaması, birinci derecede akrabalarında şeker hastalığının olmaması durumudur. Gestasyonel diyabetes mellitus tanısı için genellikle, tarama 24.-28.gebelik haftasında yapılmaktadır. Şeker içirilerek, kan şekeri bakılmakta, belli değerin üzerinde olan olgularda şeker yükleme testi yapılmaktadır. Anne karnındaki dölütün, gebelik haftasına göre iri olması bu hastalığı düşündürtmelidir. Gestasyonel diyabetes mellituslu olgularda, tedavi olarak tıbbi beslenme tedavisi ve egzersiz uygulanmaktadır. Tüm bunlara rağmen, kan şekeri yüksek giden olgularda, insülin tedavisine geçilebilir.

Gebelikte, ağızdan alınan şeker ilaçlarının uygunluğu henüz kanıtlanmamıştır. Gestasyonel diyabetes mellituslu olgular, gebelik sonrası genelde normale dönseler de, bunların ilerde erişkin şeker hastalığı (tip 2 diyabetes mellitus) açısından izlenmesi uygun olur.

Gebelikte görülen diğer endokrinolojik sorunlar

Şeker hastalığı ve tiroid bezi hastalıkları dışındaki endokrinolojik sorunlar gebelikte sık görülmemek- tedir. Genelde bu hastalar gebe kalamamakta ya da gebeliği sürdürememektedir. Bu hastalar gebe kaldığında mutlaka bir endokrinolog tarafından izlenmelidir.

  • Prof. Dr. Mustafa Sait Gönen

Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Derneği Üyesi

Kolesterol İlaçlarını Kullanmaya devam mı edelim, yoksa bırakalım mı?

Kolesterol nedir?

Kolesterol yaşam için gerekli olan mum kıvamında yağımsı bir maddedir. Kolesterol beyin, sinirler, kalp, bağırsaklar, kaslar, karaciğer başta olmak üzere tüm vücutta yaygın olarak bulunur. Vücut kolesterolü kullanarak hormon (kortizon, seks hormonu….), D vitamini ve yağları sindiren safra asitlerini üretir. Bu işlemler için kanda çok az miktarda kolesterol bulunması yeterlidir. Eğer kanda fazla miktarda kolesterol varsa bu kan damarlarında birikir ve kan damarlarının sertleşmesine, daralmasına (arteriyoskleroz) yol açar. Arteriyosklerozda damar duvarında biriken tek madde kolesterol değildir; akyuvarlar, kan pıhtısı, kalsiyum… gibi maddeler de birikir.

Son aylarda  görsel ve yazılı medyada kolesterol üzerinde yapılan tartışmalar hastalar ve hekimleri tedirgin etmiştir. Lipid ve metabolizma hastalıkları ve konu ile ilişki kurulan insulin düzeyi, insülin direnci endokrinolojinin uzmanlık alanlarından biridir. Kamuoyunun doğru bilgi alma hakkına katkı sağlamak amacıyla aşağıdaki noktaların bilinmesinin gerekli olduğunu düşünmekteyim.

Kolesterol birçok hormonun ve hücrenin yapı taşıdır. Bu maddenin eksikliği veya fazlalığının insan organizmasında farklı etkileri vardır. Kolesterol sadece besinlerle alınmaz, vücudumuzda önemli bir kısmı üretilir. Serumda ölçülen total kolesterol içerisinde vücuda yararlı ve zararlı etkileri olan gruplar vardır. Bizlerin HDL-K(yüksek dansiteli Lipoproein-Kolesterol) diye tanımladığı halk arasındaki tanımıyla “iyi huylu kolesterol” düzeyinin yüksek olması arzu edilen bir durumdur. Bu kolesterol formu  % 50 protein, % 50 lipid içerir. Kadınlarda 50mg/dl, erkeklerde ise 40mg/dl altına düşmesi metabolik sendromun tanı kriterleri arasında yer alır ve koroner arter hastalığı riskini artırır. Halbuki Kolesterolun bir başka formu olan bizlerin LDL-K (düşük dansiteli lipoprotein-Kolesterol) olarak tanımladığı halk arasındaki tanımıyla “kötü huylu kolesterol”  ise hastadan hastaya da değişiklik göstermekle birlikte belli değerlerin üzerinde olması yine koroner arter hastalığı riskini artırır. LDL-K, total lipoproteinlerin % 50’sini oluşturur. % 80’i lipid, % 20’si proteindir. Lipid içeriğinin % 50’si ise kolesteroldür. Kandaki en fazla kolesterol taşıyan lipoproteindir.

Kolesterolün yararlı ve zararlı etkileri kişiden kişiye hem genetik, hem de metabolik özellikleriyle ilişkili olarak farklılık gösterebilir. Bu gerçeklik biz hekimlerin sıkça söylediği gibi “Tıpta hastalık yok hasta vardır.” sözcüğünün ne denli doğru olduğunu ve benzer tartışmalarda da göz ardı edilmemesi gerektiğini göstermektedir. Zararlı kolesterolün artışının  bazı damar hastalıklarının oluşumunda risk faktörü olduğunu gösterir yeterli bilimsel veriler mevcuttur. Ailesel olarak kolesterolü yüksek doğan çocukların 20’li yaşlarda miyokard enfarktüsü geçirerek öldüğünü biliyoruz. Bu olgular bize kolesterol yüksekliğinin zararlı olduğunu gösteren çok temel bir göstergedir ve bize kolesterol yüksekliğinin tedavi edilmesi gerektiğini gösterir. Bu durumda en önemli olan hangi kolesterol düzeyinin tehlikeli, hangisinin tehlikesiz olduğunun belirlenmesi ve bunun tartışılmasıdır. Her hasta yine de bireysel olarak değerlendirilmelidir. Özellikle diyabet, hipertansiyon, felç, kalp  hastalığı gibi durumlarda kolesterolün bazı değerler üzerinde bulunması tıbbi tedaviyi gerektirir.

Tedavi gerektiren durumlarda ilk uygulama Tıbbi beslenme tedavisi ve fiziksel aktivitenin arttırılması şeklinde tanımlanan yaşam tarzı değişikliği olmalıdır. Ancak bunun yetersiz kaldığı durumlarda bilimsel olarak etkinliği gösterilmiş ilaçlara gereksinim olmaktadır. Son zamanlarda kolesterol ilaçları hakkında yapılan tartışmalar bu ilaçları kullanan birçok hastada kafa karışıklığı yaratmıştır. İlaçları kullanan bazı hastaların ilaçları kesmesi hastalara faydadan çok zarar verecektir. Kolesterol düşürücü ilaç bir kere başladıktan sonra hayat boyu devam edilmesi gereken bir ilaçtır. İlaç kullanan hastaların kesinlikle doktorlarına danışmadan bu ilacı kesmemeleri hayati önem taşımaktadır. Gerek hasta gerekse doktorların güncel olarak klasik düşüncelere karşı çıkan,kanıta dayanmayan  ve bir süre sonra geçerliliğini yitirecek görüş,makale ve kitapların etkisinde kalmamaları gerektiği düşüncesindeyim.